Search on this blog

Search on this blog

Tarihte önce ruhsal öğretiler ve dinler, ardından felsefe ve son olarak da bilim… her  biri bize var olan her şeyle bir ve bağlantıda olduğumuzu söylüyor. Burada bilinç  evrimimiz bağlamında çeşitli süreçlerin içinden geçiyoruz.  

Önce her şeye bir kutsallık atfettik, bir bebeğin annesinin uzvu olması gibi  bireyleşmenin olmadığı bir yerde, yaşamın bir uzvu konumundaydık. Ardından  bütünlüğün yerini parçalanma aldı. Bu bize bireyleşmeyi ve parçalara “zoom”  yaparak daha ince (süptil) şeyleri, detayları anlamayı getirdi. Bunun en önemli  etkilerinden biri, örneğin uzmanlık alanlarının doğuşu, bazı kişilerin bazı şeyleri çok  iyi bilmesidir. Bunlar kuşkusuz, insanlığa muazzam ölçüde hizmet etmiştir.  Manadan maddeye, maddeden atoma, oradan atom altı parçacıklara ve boşluğa,  oradan da bağlantısallık aracılığıyla yeniden bütüne ve manaya doğru bir yolculuk  gerçekleştiriyoruz.  

dünya-ahvali (1)

Her şeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışmak kuşkusuz kıymetli bir yöntem ve  bize bir sürü bilgi sağladı. Bu anlamda klasik fiziği veya bununla paralel olarak  gelişen felsefi ve toplumsal perspektifleri suçlamanın veya onları topyekün  dışlamanın anlamlı olmadığını düşünüyorum. Ne var ki her şey gibi bu perspektifin  de işlevini tamamladığı ve zarar vermeye başladığı bir sürece çoktan girdik. Bu  perspektifin sebep olduğu acıyı ülkeler arasındaki ilişkilerde, insanlar arasındaki  ilişkilerde, insanın kendiyle ilişkisinde, insanın diğer varlıklarla ilişkisinde… yani her  alanda deneyimliyoruz.  

Spiritüel alanda on yıllardır işaret edilen bir zaman diliminin içinden geçiyoruz. Buna  uyanış ve yükseliş süreci deniyor. Peki yükseliş ne demek ola ki? Yükselmek  deyişinin kendisi dahi bir hiyerarşi içerirken bunu hakkını vererek anlamak nasıl  mümkün olur? İçinden geçtiğimiz toplumsal dinamiklerle birlikte inceleyelim isterim.  

Burası çokça detaylandırılabilir ancak şimdilik üzerine konuşabileceğimiz birkaç  basit kavram oluşturalım. Yaratıcı enerjiye “Bir” diyelim. Burası, her şeyin bir olduğu  ve bizim anlama kapasitemizi aşan bir yer. Sadece yaratıcı enerjinin var olduğu, bir  nevi Allah’ın “ol” demesinden önceki hal. Bunun üzerine, her şeyin Bir’den  yansıyarak oluştuğunu ve sonsuz titreşim bandında sonsuz yaratımın  gerçekleştiğini bir öncül olarak alalım. Bazı spiritüel ve dini öğretilere göre her şey  burada yaratıcının kendisini merak etmesi, kendini tanımak için özgür iradesiyle bir  seçim yapmasından açığa çıkar. Bugün bu türden perspektifler birçok bilim  insanının da bilim felsefesi bağlamında ilgi alanına girmektedir. İslam felsefesinde  mutasavvıf İbn Arabi’nin üzerine çokça çalıştığı “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek  istedim” hadisi veya gök bilimci düşünür Carl Sagan’ın “Bizler, evrenin kendini  tanımasının bir yoluyuz” sözü veya kuantum fizikçi ve mucit düşünür Federico  Faggin’in “Ben gerçeğin tamamının, kendisini tek bir bakış açısından  gözlemlemesiyim” sözlerinde ve daha birçok alanda bu türden perspektifleri  bulabiliriz. Şimdilik burayı daha fazla detaylandırmadan konumuza doğru  toparlanalım. 

Özgür irade, sevgi ve ışık burada ilk tezahürler oluyor. Bu tezahürlerin her biri  yaratıcı enerjinin kendi sıfatlarının bir yansıması şeklinde gerçekleşiyor. İlk  yansımalar en yüksek titreşimli alanları oluşturuyor ve her türden titreşim fraktallar  halinde sürekli yaratılmaya devam ediliyor. Yüksek ve düşük titreşimin arasında bir  hiyerarşi yok. Sadece Bir’e daha yakın veya daha uzak olması, bir nevi daha dolaylı  bir yansıma olması gibi düşünebilirsiniz. Her titreşimin belli bir tezahür biçimi var.  Örneğin, fiziksel bir bedene sahip olabilmek için titreşmenizin mümkün olduğu belli  bir frekans aralığı vardır. Titreşim yükseldikçe bildiğimiz anlamıyla fiziksel varlık son  bulur.  

Şimdi bugün bir yükseliş sürecinden geçiyorsak, titreşimi -aslında bir yanılgı olan lineer algımızla uyumlu bir şekilde düşükten yükseğe bir sayı doğrusu olarak  aldığımızda yükseliş bölünmenin değil, birliğin olduğu alana doğru gerçekleşir; zira  en yüksek titreşim Bir’in kendi titreşimidir. Buradan yansıyan her şey ise kaçınılmaz  olarak daha düşük bir titreşime sahip olmalıdır. Bu da demek oluyor ki kısıtlı lineer  algımızla dahi baktığımızda yükseliş süreci birliği ve bağlantısallığı kavramaya dair  bir davettir.  

Tam da bununla uyumlu olarak, geçtiğimiz on yıllarda başlayan ve giderek yayılan  bir şekilde bilimin her alanında bağlantısallığı ve bütünselliği keşfetmeye başladık.  Psikolojide ruh-zihin-beden bütünlüğü, bedensel sistemler bağlamında bunların her  birinin birbiriyle bağlantılı olması, kuantum fiziği bağlamında maddenin dışarıdan  son derece gizemli görünen bağlantısal özelliklere sahip olması, astrofizik alanında  gerçekleşen akılalmaz keşifler, sinir sistemi ve beyin bağlantısallığı, doğadaki  örüntülerin bağlantısallığı derken bilim ve felsefe dünyasının bana göre çok  heyecanlı, kimine göre çok tuhaf şeyleri tartışmaya başladığı bir dönemdeyiz.  Doğrusu, bunlara şahitlik etmekten ve bunların bir parçası olmaktan büyük  mutluluk duyuyorum. Bunlar ilginizi çekiyorsa beyin cerrahı ve düşünür Türker  Kılıç’ın çalışmalarına göz atmanızı tavsiye ederim. Kendini bu konuyu anlamaya ve  anlatmaya adamış bir değerimiz.  

Bilinç evrimimiz, yükselişimizle uyumlu çıktıları üretirken sosyal ve toplumsal  dinamiklerin değişime direnmesi mümkün değil. Ne yazık ki insanlık olarak hâlâ bir  şeylerin içinden çıkmak için büyük zararlar almayı bekliyoruz. Aynen yaşam  biçimimizi değiştirmek için hasta olmayı beklememiz gibi. Toplumsal  perspektiflerimiz hastalıktan kırılıyor. Hastalanmış zihin yapımız kendini sözcüklerde  açık ediyor. Hastanelerimiz ve cezaevlerimiz var örneğin. Şifahanelerimiz yok. Bir  yeriniz “bozulduğunda” gittiğiniz ve orayı “düzelttirirken” büyük ihtimalle başka bir  yerlerinizin “bozulduğu” deneyimleriniz olabilir. Ne hastaneye giden şifa buluyor, ne  cezaevine giren ıslah oluyor. Şifa bunun neresinde? Sevgi bunun neresinde?  

Bütün bu alanlarda büyük değişikliklere ihtiyacımız varken ayrılık illüzyonu o kadar  büyüdü ki kendimizi bir dünya savaşının kıyısında bulduk. Yıkım öyle ya da böyle  gerçekleşecek, zira sistem çoktan çökmüş durumda. Davet ve tekamülün yönü  açıkça ortada: birliği hatırlamak. Kaynaklar sonsuz. İnanç, felsefe, bilim, beden  deneyimi… Her alanda bunun için ilham kapıları var ve bu kapılara her gün bir  yenisi ekleniyor. Bilginin muazzam bir hızla arttığı ve yayıldığı bir süreçteyiz. 

Yapmamız gereken, bilginin bilgeliğe dönüşmesine izin vermek; irademizi buraya  koymak.  

Sadece insanlık olarak değil, bireysel yaşamlarımızda da birliği ve bağlantısallığı  idrak etmek kritik bir görev. Kendi içimizde ayrılık illüzyonunu besleyip hayıflanarak  toplumda birliği yaratamayız. Birliğin nasıl yaratılacağını, daha doğrusu bu hakikatin  nasıl bedenlenebileceğini anlamak için kendi içimizde birliği bedenlemeyi  araştırmamız gerekiyor. Burada bunu küçümseyen bir yanınız varsa sizi, bunun sizi  nasıl bir zahmetten kurtardığını fark etmeye davet etmek isterim. “Ben birliği  bulunca dünya barışı mı gelecek?” demek elbette harika bir enerji tasarrufu yolu.  Bir değişiklik yapıp barışa kendi barışınızla nasıl katkı olabileceğinizi eylemsel  olarak araştırabilirsiniz mesela. Bunu yapan dostlar neyden bahsettiğimi  anlıyorlardır. Dostlar, en basitinden, ben kendi içimdeki barışı dahi bulamadıysam  bunun gerçekleştirilebilir bir şey olduğuna inanamam. Bu da bana umutsuzluk verir.  Ancak ben yapıyorsam herkesin de bu kapasiteye sahip olduğunu teslim  edebilirim. Bu umut ve eylemlilik hali ise bana toplumsal yaşamda yapmam  gerekenleri yapmam için harika bir kaynak oluşturur. En basit haliyle bu sebeple  dahi kıymetlidir.  

Birliğe, sevgiye ve barışa doğru 

Sat nam. 

(Ben gerçeğim/gerçeğin bir parçasıyım/gerçeğin bir tezahürüyüm/gerçeğin önünde  saygıyla eğiliyorum.)