Tarihte önce ruhsal öğretiler ve dinler, ardından felsefe ve son olarak da bilim… her biri bize var olan her şeyle bir ve bağlantıda olduğumuzu söylüyor. Burada bilinç evrimimiz bağlamında çeşitli süreçlerin içinden geçiyoruz.
Önce her şeye bir kutsallık atfettik, bir bebeğin annesinin uzvu olması gibi bireyleşmenin olmadığı bir yerde, yaşamın bir uzvu konumundaydık. Ardından bütünlüğün yerini parçalanma aldı. Bu bize bireyleşmeyi ve parçalara “zoom” yaparak daha ince (süptil) şeyleri, detayları anlamayı getirdi. Bunun en önemli etkilerinden biri, örneğin uzmanlık alanlarının doğuşu, bazı kişilerin bazı şeyleri çok iyi bilmesidir. Bunlar kuşkusuz, insanlığa muazzam ölçüde hizmet etmiştir. Manadan maddeye, maddeden atoma, oradan atom altı parçacıklara ve boşluğa, oradan da bağlantısallık aracılığıyla yeniden bütüne ve manaya doğru bir yolculuk gerçekleştiriyoruz.
Her şeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışmak kuşkusuz kıymetli bir yöntem ve bize bir sürü bilgi sağladı. Bu anlamda klasik fiziği veya bununla paralel olarak gelişen felsefi ve toplumsal perspektifleri suçlamanın veya onları topyekün dışlamanın anlamlı olmadığını düşünüyorum. Ne var ki her şey gibi bu perspektifin de işlevini tamamladığı ve zarar vermeye başladığı bir sürece çoktan girdik. Bu perspektifin sebep olduğu acıyı ülkeler arasındaki ilişkilerde, insanlar arasındaki ilişkilerde, insanın kendiyle ilişkisinde, insanın diğer varlıklarla ilişkisinde… yani her alanda deneyimliyoruz.
Spiritüel alanda on yıllardır işaret edilen bir zaman diliminin içinden geçiyoruz. Buna uyanış ve yükseliş süreci deniyor. Peki yükseliş ne demek ola ki? Yükselmek deyişinin kendisi dahi bir hiyerarşi içerirken bunu hakkını vererek anlamak nasıl mümkün olur? İçinden geçtiğimiz toplumsal dinamiklerle birlikte inceleyelim isterim.
Burası çokça detaylandırılabilir ancak şimdilik üzerine konuşabileceğimiz birkaç basit kavram oluşturalım. Yaratıcı enerjiye “Bir” diyelim. Burası, her şeyin bir olduğu ve bizim anlama kapasitemizi aşan bir yer. Sadece yaratıcı enerjinin var olduğu, bir nevi Allah’ın “ol” demesinden önceki hal. Bunun üzerine, her şeyin Bir’den yansıyarak oluştuğunu ve sonsuz titreşim bandında sonsuz yaratımın gerçekleştiğini bir öncül olarak alalım. Bazı spiritüel ve dini öğretilere göre her şey burada yaratıcının kendisini merak etmesi, kendini tanımak için özgür iradesiyle bir seçim yapmasından açığa çıkar. Bugün bu türden perspektifler birçok bilim insanının da bilim felsefesi bağlamında ilgi alanına girmektedir. İslam felsefesinde mutasavvıf İbn Arabi’nin üzerine çokça çalıştığı “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim” hadisi veya gök bilimci düşünür Carl Sagan’ın “Bizler, evrenin kendini tanımasının bir yoluyuz” sözü veya kuantum fizikçi ve mucit düşünür Federico Faggin’in “Ben gerçeğin tamamının, kendisini tek bir bakış açısından gözlemlemesiyim” sözlerinde ve daha birçok alanda bu türden perspektifleri bulabiliriz. Şimdilik burayı daha fazla detaylandırmadan konumuza doğru toparlanalım.
Özgür irade, sevgi ve ışık burada ilk tezahürler oluyor. Bu tezahürlerin her biri yaratıcı enerjinin kendi sıfatlarının bir yansıması şeklinde gerçekleşiyor. İlk yansımalar en yüksek titreşimli alanları oluşturuyor ve her türden titreşim fraktallar halinde sürekli yaratılmaya devam ediliyor. Yüksek ve düşük titreşimin arasında bir hiyerarşi yok. Sadece Bir’e daha yakın veya daha uzak olması, bir nevi daha dolaylı bir yansıma olması gibi düşünebilirsiniz. Her titreşimin belli bir tezahür biçimi var. Örneğin, fiziksel bir bedene sahip olabilmek için titreşmenizin mümkün olduğu belli bir frekans aralığı vardır. Titreşim yükseldikçe bildiğimiz anlamıyla fiziksel varlık son bulur.
Şimdi bugün bir yükseliş sürecinden geçiyorsak, titreşimi -aslında bir yanılgı olan lineer algımızla uyumlu bir şekilde düşükten yükseğe bir sayı doğrusu olarak aldığımızda yükseliş bölünmenin değil, birliğin olduğu alana doğru gerçekleşir; zira en yüksek titreşim Bir’in kendi titreşimidir. Buradan yansıyan her şey ise kaçınılmaz olarak daha düşük bir titreşime sahip olmalıdır. Bu da demek oluyor ki kısıtlı lineer algımızla dahi baktığımızda yükseliş süreci birliği ve bağlantısallığı kavramaya dair bir davettir.
Tam da bununla uyumlu olarak, geçtiğimiz on yıllarda başlayan ve giderek yayılan bir şekilde bilimin her alanında bağlantısallığı ve bütünselliği keşfetmeye başladık. Psikolojide ruh-zihin-beden bütünlüğü, bedensel sistemler bağlamında bunların her birinin birbiriyle bağlantılı olması, kuantum fiziği bağlamında maddenin dışarıdan son derece gizemli görünen bağlantısal özelliklere sahip olması, astrofizik alanında gerçekleşen akılalmaz keşifler, sinir sistemi ve beyin bağlantısallığı, doğadaki örüntülerin bağlantısallığı derken bilim ve felsefe dünyasının bana göre çok heyecanlı, kimine göre çok tuhaf şeyleri tartışmaya başladığı bir dönemdeyiz. Doğrusu, bunlara şahitlik etmekten ve bunların bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Bunlar ilginizi çekiyorsa beyin cerrahı ve düşünür Türker Kılıç’ın çalışmalarına göz atmanızı tavsiye ederim. Kendini bu konuyu anlamaya ve anlatmaya adamış bir değerimiz.
Bilinç evrimimiz, yükselişimizle uyumlu çıktıları üretirken sosyal ve toplumsal dinamiklerin değişime direnmesi mümkün değil. Ne yazık ki insanlık olarak hâlâ bir şeylerin içinden çıkmak için büyük zararlar almayı bekliyoruz. Aynen yaşam biçimimizi değiştirmek için hasta olmayı beklememiz gibi. Toplumsal perspektiflerimiz hastalıktan kırılıyor. Hastalanmış zihin yapımız kendini sözcüklerde açık ediyor. Hastanelerimiz ve cezaevlerimiz var örneğin. Şifahanelerimiz yok. Bir yeriniz “bozulduğunda” gittiğiniz ve orayı “düzelttirirken” büyük ihtimalle başka bir yerlerinizin “bozulduğu” deneyimleriniz olabilir. Ne hastaneye giden şifa buluyor, ne cezaevine giren ıslah oluyor. Şifa bunun neresinde? Sevgi bunun neresinde?
Bütün bu alanlarda büyük değişikliklere ihtiyacımız varken ayrılık illüzyonu o kadar büyüdü ki kendimizi bir dünya savaşının kıyısında bulduk. Yıkım öyle ya da böyle gerçekleşecek, zira sistem çoktan çökmüş durumda. Davet ve tekamülün yönü açıkça ortada: birliği hatırlamak. Kaynaklar sonsuz. İnanç, felsefe, bilim, beden deneyimi… Her alanda bunun için ilham kapıları var ve bu kapılara her gün bir yenisi ekleniyor. Bilginin muazzam bir hızla arttığı ve yayıldığı bir süreçteyiz.
Yapmamız gereken, bilginin bilgeliğe dönüşmesine izin vermek; irademizi buraya koymak.
Sadece insanlık olarak değil, bireysel yaşamlarımızda da birliği ve bağlantısallığı idrak etmek kritik bir görev. Kendi içimizde ayrılık illüzyonunu besleyip hayıflanarak toplumda birliği yaratamayız. Birliğin nasıl yaratılacağını, daha doğrusu bu hakikatin nasıl bedenlenebileceğini anlamak için kendi içimizde birliği bedenlemeyi araştırmamız gerekiyor. Burada bunu küçümseyen bir yanınız varsa sizi, bunun sizi nasıl bir zahmetten kurtardığını fark etmeye davet etmek isterim. “Ben birliği bulunca dünya barışı mı gelecek?” demek elbette harika bir enerji tasarrufu yolu. Bir değişiklik yapıp barışa kendi barışınızla nasıl katkı olabileceğinizi eylemsel olarak araştırabilirsiniz mesela. Bunu yapan dostlar neyden bahsettiğimi anlıyorlardır. Dostlar, en basitinden, ben kendi içimdeki barışı dahi bulamadıysam bunun gerçekleştirilebilir bir şey olduğuna inanamam. Bu da bana umutsuzluk verir. Ancak ben yapıyorsam herkesin de bu kapasiteye sahip olduğunu teslim edebilirim. Bu umut ve eylemlilik hali ise bana toplumsal yaşamda yapmam gerekenleri yapmam için harika bir kaynak oluşturur. En basit haliyle bu sebeple dahi kıymetlidir.
Birliğe, sevgiye ve barışa doğru
Sat nam.
(Ben gerçeğim/gerçeğin bir parçasıyım/gerçeğin bir tezahürüyüm/gerçeğin önünde saygıyla eğiliyorum.)