Search on this blog

Search on this blog

Amerika’da Köleleştirilen Türkler

Bu yazının başlığını görünce, Beyaz Amerikalı’ların gelenekleri gereği Türkleri köleleştirdiklerini düşüneceksiniz. Ve hemen saymaya başlayacaksınız vay anasını avradını… Vay gavurun enikleri… Üzgünüm Türkleri, Amerikalılar değil, Türklerin kendisi köleleştiriyor. Kendi ülkemizde damarlarımıza kodlanan, değersizlik ve kölelik bilincini hep birlikte buraya taşıyor ve gözümüz biraz para gördüğünde birbirimizi köleleştirmeye başlıyoruz. 

Şimdi sıkı durun, size Amerika’daki hayatlarını Instagram’da harika hayatlar gibi sunanların yaşadıkları kölelik sistemini anlatacağım. Evet hazır mısınız? Başlıyoruz. Türkler dediğime bakmayın, Kürtlerden de bahsedeceğim bu yazıda. Bu kardeşlerim her ne kadar kendilerini Türk olarak kabul etmese de ben bu yazıda bir kimlik olarak Türkiyeli olmaktan bahsedeceğim, Türk derken. Dolayısıyla sevgili Kürt kardeşlerim bu yazım sizi de ilgilendiriyor hem de iliklerinize kadar. 

goc-eden-kadın

Türkler neden Amerika’ya göç ediyor önce bununla başlamam lazım. Savaştan kaçmak dışında, bir çok ülkeden göç eden insanla aynı amacı taşıyor bu göç. Eğitim, daha iyi bir hayat, daha özgür yaşamak, daha çok para kazanmak, daha adil bir ortamda yaşamak, daha değerli hissetmek, hayallerini gerçekleştirmek…. gibi bir çok sebebi var bu göçün. Kimisi vizesiyle geliyor, kimisi başına gelebilecek olan her türlü tehlikeyi göze alıp sınırdan geçerek geliyor. Bir annenin öyküsü beni derinden üzmüştü bu noktada. İki kızıyla gelip Meksika kartellerine para ödeyerek sınırdan geçecekken, kartel arabası geliyor önce kızlarını alıyor, seni de sonra alacağız diyorlar ve bir daha geri gelmiyor. Aklını yitirecek gibi olan annemiz mecburan Türkiye’ye geri dönüyor. Kızlara ne olduğu bilinmiyor. Tehlike derken, evet ölüm de dahil bu derece tehlikelerden bahsediyorum. Bunu göze almak için insanın nasıl bir psikolojiye sahip olması gerekir sorusuna bir psikolog ve uzman olarak vereceğim cevap çok çeşitli olacaktır, ama hiç biri tam olarak insani olmayacaktır. Bir insanı kendisini bu denli tehlikeye atıyor olmanın herkes için farklı bir sebebi olacaktır.  Göçün her sebebini ayrı başlıkta analiz edip, çok şey yazabilirim. Mesela hayalleri için gelenlerin nasıl hayal kırıklığına uğradığını, daha adil bir sistem için gelenlerin Amerika’nın katı ve ötekileştirici sistemi içinde nasıl sıkışıp kaldığını, eğitim için gelenlerin, “bizim ülkemizdeki hocalar daha iyiydi” diyerek buradaki empati düzeyi sıfır olan hocalara karşı kendilerini nasıl değersiz hissettiklerini anlatabilirim. Çok şey yazabilirim. Ama bu gruplar içinde şanslı bir grup var ki ben biraz onlardan bahsedeceğim. 

Türkiye’de hiç bir şeyi yokken, kırsal alanda geçirdiği bir hayattan sonra buraya gelip, şirketler zinciri olanların, milyon dolarlar kazananların, kendi halkından insanları nasıl ezdiğini ve ötekileştirdiğini ve hatta daha da ileri giderek nasıl köleleştirdiğini analiz edeceğim. Kırsal alan derken, hemen küçümsediğimi düşünenler oturup içlerindeki değersizlik duygusu ile çalışabilirler. 

Türkiye’nin bir gerçeğidir;  Diyarbakır’da, Siirt’te doğup büyümeyle, büyük şehirde, daha konforlu bir hayata doğmak arasında fark vardır. Konforlu hayatlar doğanlar, iyi eğitimliler Amerika’ya gelince de zorluklarla karşılaşsalar da arkalarında her zaman bir ailelerin olması güvenlik duygusu bakımında daha farklı olacaktır. Burada sınırdan geçenlerle vizeli gelenler arasında bile bir sınıf farkı var. Sınırdan geçtiyseniz, çaresiz, zavallı, düşük eğitimli dolayısıyla kullanılmaya ve sömürülmeye müsaitsinizdir. Vize ile gelmişseniz, kendinizi daha öncelikli hissedebilirsiniz. Yıllar önce gelip Amerika’nın iyi imkanlarını elde edenler , sınırdan geçenleri özellikle az ücretle çalıştırıp daha çok emeğini alabiliyor. Üstüne bir de Türkiye’de kalan aileleri sürekli bu insanlardan para istiyorlar, “sen dolarla kazanıyorsun bize de gönder”... Aileye, anne babaya bakma yükü buradaki Türkler üzerinde bazen çok daha baskı oluşturabiliyor. Bu baskı, kişinin köleleştirilmesine katkı sunuyor. 

Evet, Amerikan rüyası gerçek. Türkiye’de kalsa rüyasında görebileceği bir hayatı burada elde eden, yüksek risk alan, ancak sağlıklı bir psikolojiye sahip olmayan kişi sayısı çokça. Buraya değineceğim en çok da, bu patolojik halin nelere mal olduğuna. Kendi ülkesinde, toplumunda, ailesinde bir bal arısına verilen değeri alamayan, baskı, mutsuzluk, eleştirilme, hakarete maruz kalan, kısacası toksik bir kültürde büyüyen bireyler buraya geldiklerinde, tırnakları parçalanırcasına, onur ve gururlarını ayaklar altına alan her şarta katlanıp sonunda arabesk filmlerindeki kahraman gibi yükselebiliyorlar. Evet aslında hepimiz kendi öykümüzün kahramanıyız, ama bu kahramanlar biraz anti-kahramanlar. Bu insanlar kurdukları şirketlerde, restoranlarda (özellikle restoranlarda) çalıştırdıkları insanları baskılıyorlar. Her türlü hakareti, sınır ihlalini, insan olma onurunun çiğnenmesini bu tabloda görmek mümkün. Dünyanın en stresli işlerini yapıyor gibi davranıp, nukleuslerinde (hücre çekirdeği) taşıdıkları kölelik ve hizmetlilik bilincini çalışanların üzerine yıkıyorlar. Bunu Amerikalı çalışanlarına yapamıyorlar. Çünkü Beyaz Amerikalı olmak bir ayrıcalık. Ve tabi ki onların ülkesinde onlara bir şey yapamazsınız. Sizin çalışanınız da olsa üstün olan odur. 

Dolayısıyla Amerika’da kazanılan milyon dolarlar sizi daha değerli ve üstün sınıf yapmıyor. Siz her zaman ikinci sınıf olarak kalacaksınız. Bu milyoner abilerimiz de bunu biliyor, içten içe biliyorlar. Ve büyük ihtimalle (gözlemlerime göre) büyük bir öfke duygusu ve değersizlik inancı taşıyorlar ki, bunu çalışanlarına boşaltıyorlar. Çoğunun nasıl iletişim kurulması gerektiğinden haberi yok. Burada bir eğitim almıyorlar. Business nasıl yönetilir bilmiyorlar. Tek bildikleri, aşağılamak, baskı kurmak ve sınırları ihlal etmek. Onlar böyle büyüdüler çünkü. 

Hadi gelin bu paterni biraz daha deşelim. Buradaki Türklerin işlettiği kurumlarda Amerikalı müşterilere her türlü tavizi verdiğini görüyorum. Özellikle yemek ve hizmet sektöründe. Burada restoran açan bir Türk, Amerikalı müşterisine en iyi hizmeti vereyim diye kendini paralıyor, sonra çalışanları paralıyor, çalışanlar da el pençe divan kendi kimliklerinden vazgeçip, kendi kaybettikleri değeri müşteriye kazandırmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar Türkiye’de böyle öğrendiler, ‘Müşteri, velinimetimizdir.’ İşte burada sarpa sarıyor işler, fena yanılılıyorlar. Çünkü Amerikalılar bizim gibi büyümediler, onların psikolojik, sosyolojik ve kültürel kodları çok farklı. Bunu anlamak için psikolog olmanıza gerek yok, azıcık kitap karıştırırsanız özellikle ‘Toxic Parenting’ kitabını okursanız ortalama bir Amerikalı’nın hangi şartlarda büyüdüğüne siz de şahit olacaksınız. Sizin o önünde eğip büküldünüz, kötü yorum alamamak için hem kendinizi hem çalışanlarınızı darladığınız o beyaz tenli insanların, çocukken alkolik, uyuşturucu bağımlısı ebeveynleri tarafından nasıl terk edildiğini, nasıl şiddet gördüklerini, bazılarının yıllarca nasıl ebeveynleri tarafından tacize ve tecavüze uğradıklarını, nasıl duygudan yoksun büyüdüklerini siz de göreceksiniz. Amerikalıları bu yüzden büyük büyük mimiklerle konuşurlar ancak asla gerçek duygularını göstermezler. Mesafeli olmaları bu yüzden. Siz onlara hiç alışık olmadıkları değeri sunmaya kalktığınızda en ufak bir hatanızda Yelp’e girip kötü yorum yazarlar. 

Geçenlerde kız kardeşimle Beyaz Amerikalıların işlettiği, inanılmaz övgü ve yorum alan bir restorana gittik. Sandalye ve koltukların kirinden mikrop kapıp öleceğimi düşünmedim değil. Garsonlar gayet mesafeli ve salaş bir tarzda gelip siparişimizi aldılar. Suyumuzu bile dakikalar sonra doldurdular. Yemek mi? Bir saat sonra geldi. O kadar aç gitmiştik ki iyi yiyelim diye, bir saat beklemek zorunda kaldık. Kız kardeşim çok sinirlendi, vazgeçti gidelim dedi, garsonla da tartıştı ama on dakika daha bekledik çünkü çok açtık. O kadar bekledik zamanımız boşuna gitmesin dedik. Bir saat beklememize normal dediler. Kimsenin gıkı çıkmıyordu. Ve kuyruk vardı. Çünkü Amerikalılar böyle, sizi umursamazlar. Ancak bir göçmenin restoranına gittiklerinde dört dörtlük hizmet beklerler. Çünkü buna alıştırıldılar. Bu yarışta Türkler birinci sırada gelir.  

İnsanlar sizin sinir sisteminizle ilişki kurarlar. Evet biz sözlerimizle değil, birbirimizin sinir sistemi ile ilişki kurarız. Dolayısıyla bu kadar değersizlik inancının yerleştiği sinir sistemi, sizce karşı tarafa nasıl bir sinyal verecektir? Siz işinizi çok iyi yapsanız da bu sinir sistemi ile sizce elin Amerikalısından nasıl bir karşılık alacaksınız? 

Türklerin burada sadece çalışan patron ilişkileri değil birbirleri ile mesela ortak olarak ilişkileri de oldukça patolojik sayılmaya değer. Birlikte yola çıkıp birbirlerine ihanet edenler mi dersiniz. Birbirlerine inat restoranlar açıp batıranlar mı dersiniz, birbirlerinin etini yer gibi dedikodusunu yapan mı dersiniz, kısacası aşk, nefret, intikam burada da devam ediyor. Sevgi, saygı sınır yok, sadece çıkarlar ve daha fazla kazanma hırsı var. Ama size kötü bir haberim var iki buçuk yıl sonra Amerika büyük bir buhran yaşayacak. Elinizdeki olan her şeyi kaybedebilir, o nefret ettiğiniz, aşağıladığınız, çıkarınız olmadığı için yaralı parmağına işemediğiniz insanların bir tesellisine ihtiyaç duyabilirsiniz. Buhranın ayak sesleri geliyor. Siz şuanki şartlarınızın devam edeceğini sanıyorsanız, üzgünüm, devran dönüyor. Biz eğitimlilere sıra gelince, ülkemize dönüp eğitim alanında elimizden geleni yapacağız en fazla 4-5 yıl sonra göreceğiz ki bilgi ve eğitim her zaman kazandıracak.

Restoranlarda çalışan diş doktoru, mühendis, avukat arkadaşlara sesleniyorum, ne yapın edin okul denkliklerinizi alın. Olmadı kolejlerden ( özel okul değil ABD’de üniversite öncesi lisans derslerinin alındığı yer, oradan direk üniversiteye geçip 2 yıl daha okuyup mezun oluyorsunuz) lisans dersleri alın, hiç olmadı master yapın. Bana dua edeceksiniz iki buçuk yıl sonra. 

Göçmen olmak demek, her türlü gölge yanınızı, tüm bastırılmışlıklarınızın ortaya çıkması demektir. Bu yüzdendir ki, hiç olmadığınız kadar kötü birine dönüşebilirsiniz göç ettiğiniz zaman. Bunu engelleyecek tek şey, farkındalık ve bilgidir. Göçmenlerin çoğu psikolojik sorunlar yaşar, ancak parayla bunu geçirebileceklerini sanırlar. Kazandıkça daha çok isterler, kendilerine değer katmaya çalışırlar. Fakat üzgünüm, bir kağıt parçası size hiç bir değer kazandırmayacaktır. Kurduğunuz kağıttan sahte krallıklar bir gün yıkılacaktır. 

Gerçek krallık insanın içindedir. Aslan Kral 2019 yapımı filmi izlemenizi tavsiye ederim. İçinizdeki suçluluk ve öfke duygusu ile yüzleşip, değersizlik sorununu çözdüğünüzde işte zaman gerçek kendiliğinizi, yani krallığınızı inşaa etmiş olursunuz. Ve bu krallığının Jung’un dediği gibi enfekte olmuş egoyla hiç bir alakası yoktur. Bunu yapmadıkça enfekte olmuş şişmiş bir egoyla, kendinizi kral sanıp, aslında arkasındaki soytarıyı farketmeden, ancak arkanızdan soytarı söylentileri ile yaşamanız ve gerçek bir saygıyı hak etmeden ölmeniz an meselesidir. Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Bir soytarı olarak ölmek ile gerçek bir kahraman olarak ölmek ise sizin seçimizine bağlıdır. Tabi ki herkes bunu başaramayacak, çünkü bazılarımız karanlık bir ruhla geldik bu dünyaya, o ruh bu dünyadan gittikten sonra hak ettiğimizi yaşayacağız. Seçim sizin, ahlaklı bir hayat yaşayıp kendinize saygı duyarak bütün sınıfa farklılıkları bitirmek de, maddi şeylerle kendinize değer katmaya çalışıp ruhunuzu, onurunuzu, insan olma gururunuzu ayaklar altına alarak ölmek de…