İnanmak Haktır!
İnanç, üzerinde o kadar çok yük olan bir alan ki... Hep olmuş, daha uzun süre de olacak gibi görünüyor. Bununla birlikte, bu anlamda eşsiz bir dönemden geçtiğimiz de yadsınamaz.
Dostlar, yükseliş yolculuğu kurban bilincinden özgürleşmeye ve birliği bedenlemeye doğrudur. Bu değişmeyecek çünkü yükseliş hakikati hatırlamakla ilgili bir süreç. Bizi hakikatten ayıran en büyük yanılgı ise ayrılık illüzyonu. Kurban bilinci de kurban, kurtarıcı ve zorba olarak 3 veçhesiyle/arketipiyle birlikte ayrılık illüzyonunun en temel tezahürlerinden. Kıtlık bilincini de buraya koyabilirsiniz. Şimdi yükseliş, yani insanın bilinç evrimi bağlamında önemli bir süreçten geçtiğimizi cebimize koyalım ve konuyu inanma hakkına doğru ilerletelim.
İnancın üzerindeki yüklerin insanın hakikate yaklaşması fakat bir şeyleri yanlış anlamasından kaynaklandığını söylemek, kabaca doğru olacaktır. Barışı, sevgiyi ve birliği bulmaya; özünü hatırlamaya programlı insan bu anlamlandırmayı ancak mevcut bilinç seviyesinden gerçekleştirebilir. Geçmişte, doğal olarak bugünden çok daha düşük titreşimli bir bilince sahiptik. Örneğin en şefkatli görünen ve hakikate dair muazzam bir bilgi birikimini dünyaya indirerek topraklamış olan Uzak Doğu inançlarına bakalım. O zamanın bilgeleri, “rishi”ler meditasyonda insan bedenine dair bugün yeni yeni anladığımız bir sürü bilgiyi indirmiş; sinir sistemini, organ sistemlerini, enerji akışlarını, çakra sistemlerini bulup kolektif bilinçte dolaşıma sokmuşlardır. Aynı zamanda ruhun sonsuzluğunu, ölümün anlamsızlığını ve daha birçok kıymetli bilgiyi de topraklamışlardır.
Şimdi dostlar, bir de bu bilge adamların bu kıymetli bilgileri nasıl yorumladıklarına bakalım. Kendilerini karmanın zalim çarkı içinde, yani “samsara”ya sıkışmış, iradeleri dışında tekrar tekrar bedenlenmek zorunda olan, adeta dünyaya fırlatılmış edilgen varlıklar olarak görmüşlerdir. Burada Dünya yaşamı ızdıraptır, çözüm ruhun derslerini alması, ödül de bedenlenmenin son bulmasıdır. Buradaki devasa kurban bilincini görebiliyor musunuz? Edilgenliği, cezalandırılma bilincini; her anlamda hediyelerle dolu, muazzam bir bolluk ve bereket alanı olan Dünya Ana ile, Gaia ile birlikteliğimizi değerlendirme biçimlerini... Benzer şeyleri tüm inanç sistemlerinde bulabiliriz, fazla laf kalabalığı etmek istemiyorum. Burada mühim olan, asıl görmemiz gereken, artık bu köhnemiş inanç kalıplarından özgürleşme çağrısı!
Bu düşük titreşimli, korku temelli inanç kalıpları; kolektifte ve bireysel ölçekte bu alandan gelen kurban bilincinin yükleri... bizi en temel haklarımızdan biri olan inanma hakkından mahrum bırakabiliyor. İnançlı, maneviyatı güçlü kişiler daha sağlıklı oluyor, daha uzun yaşıyor ve istatistikî olarak anlamlı şekilde daha mutlu olduklarını bildiriyorlar. Bu bize çok önemli bir şey söylüyor: İnanmanın hak ve ihtiyaç olduğunu.
Eskiden bunu anladığımı sanırdım. Doğrusu zihinsel olarak anlıyordum da. İnsanlar bir travma deneyimliyor ve baş etmek için bir kaynak olarak inanca sığınıyorlardı. Veya kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olduklarını hissederek rahatlıyorlardı. Anlamadığım şey ise buna neden ihtiyaç duyduklarıydı. O zamanlar bunu sadece evrimsel psikolojiyle temellendirirdim. Açıkçası zihinsel bir anlam verse de bu, lezzetten yoksun bir anlamdı.
Şimdi görüyorum ki bunların ihtiyaç oluşu, hakikatin tezahürleri olmalarından kaynaklanıyor. Gerçekten kendimizden daha büyük bir şeyin parçaları olduğumuz için, gerçekten herkesle ve her şeyle bir olduğumuz için, gerçekten sonsuz olduğumuz için... Ve tabii ki insan olarak yolculuğumuz hakikati hatırlamak yönünde olduğu için.
Kimsenin, bireysel veya kurumsal olarak sizin inancınız üzerinde söz hakkı olmadığını hatırlatmak isterim. Ruhban sınıfı yaratmaya ve kendinden başka bir şeyi yüceltmeye meyli yüzünden insanın başına çokça şey gelmiştir. Dinler de her defasında bu elim hatanın düzeltilmesi için insana gönderilmiş destek mekanizmalarıdır. Kur’an-ı Kerim bu anlamda ibret verici öykülerle doludur. Ne var ki o ya da bu şekilde insan bu hataya düşmeye devam eder. Bu yüzden inanma hakkımıza, diğer tüm haklarımıza olduğu gibi, sahip çıkacak olan kendimizden başkası değildir dostlar.
Sizin gönlünüzü ne hoş tutuyorsa, neyle rezone oluyorsanız, içsel huzuru ve teslimiyeti bedenlemenize aracı olan her neyse onu kendi içinizde bulabilir ve hiç kimsenin dediği veya yaptığıyla kıyaslamaksızın yaratıcıyla olan ilişkinizi doğrudan kurabilirsiniz. Bunu sizin yerinize yapabilecek hiç kimse yoktur. İman, itikattan farklı olarak kendi içinize doğru bir yol yürümenizi gerektirir.
Benim burada size bırakabileceğim bir hediye, içinizde bulduklarınıza bakarken sevgi olmayan hiçbir şeyin hakikate dair olmadığını hatırlamanızı önermek olur. Yaşamı ve kendinizi anlamlandırırken sevgi olmayan her şeyi ayıklamaya odaklanın. İnancınız size korku veriyorsa orada hakikat yoktur. Kaçmayın, başkalarından medet ummayın. Destek almak ile gücünü ötekine vermek aynı şey değildir. Elbette destek almak da hakkınız, yalnız yapmak zorunda değilsiniz. Biraz daha yürüyün, biraz daha genişleyin, biraz daha tefekkür edin, mümkünse oyunlar oynayın, evrene sorular sorun. Korkular çoğunlukla eşiklerdir ve korkunun en çok yükseldiği yer çoğunlukla o eşikten geçmeye ve hakikate doğru bir adım daha atmaya en yakın olduğumuz yerdir.
Korkacak bir şey yok dostlar, bulacağınız şey ancak daha fazla kendiniz olacak. Ve aynı zamanda korkmak doğal. Kendi içinizdeki korkuları temizleyip sevgiye hizalanmanız kolektife hizmetinizdir. Sayenizde bu yüklü alandan bir parça daha kurban bilinci ayıklanmış, sevginin alana bir parça daha rahat yayılmasına destek olmuşsunuzdur.
Son bir hatırlatma da yolculuğun katmanlar halinde olmasıdır. Bulduğunuz hiçbir şey bulduğunuz kadar değildir. Her zaman daha derin, daha yüksek, daha geniş bir yer vardır. Varlığın sonsuz olmasının tezahürü, fiziksel yapısının doğal bir izdüşümüdür bu.
Seviliyor ve tutuluyorsunuz.
Sat Nam!