Sınır ve Sinir Arasında: Görünmeyen Yaralanmalar
Gerek günlük hayatımızda gerekse terapi odalarında en sık karşılaştığımız sorunlardan birinin sınır problemi olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle her danışanımla seanslara başlamadan önce mutlaka sınır konusunu ele alırım. Danışmanlık çerçevesini, seans süresi ve işleyişini; sürecin daha sağlıklı ilerlemesi adına bu temel üzerinden şekillendirmeye çalışırım.
Böylelikle randevu alma sürecinden ofise gelme ya da online platforma bağlanma saatlerine kadar, sınır kavramıyla daha en baştan temas edilmiş olur.
Sınır konusu, temelde bir alan problemidir. Kişi, kendisine ait bir alan hissi geliştiremediğinde, sınırları işgal edecek davranışlar sergileyebilir. Eşyalarını her yere bırakabilir; çünkü bilinçdışında kendine ait bir alan yoktur ve bu boşluğu işgal ederek doldurmaya çalışır. Burası bizi psikodinamik açıdan erken çocukluk dönemine, hatta tuvalet eğitimine kadar götürür. Uzmanlar olarak bu konuda bebek alt bakımında, tek bir ebeveynin rol almasının, mahremiyet ve sınır bilincinin gelişimi açısından önemli olduğunu vurgularız. Niyet sevgi olsa bile etki sınır ihlalidir. Çocuğun bedeni, ebeveynin duygusal ihtiyacını regüle etme alanı değildir.
Birey, psikososyal gelişim dönemlerinde sınır kavramını yeterince edinmediyse; rahatsız olduğu durumları dile getirmekte zorlanabilir. Yüz ifadesi ya da mimikleri değişse de “hayır” diyemez. Yaşanan olaylara daha tepkisel yanıtlar verebilir ve aşırı duyarlılıkla her şeyi kendi üzerine alabilir. Bu durumu tolere edemediğinde ise sınır ihlalleriyle daha sık karşılaşır. Burada da bir başka sınır problemi karşımıza çıkar: Kimse, başkasının sınav kağıdına kendi kalemi ve silgisiyle müdahale edemez.
İnsan, sınır koymakta en çok da ailesiyle zorluk yaşar. Çocuğun en basit bireyleşme çabası bile aile tarafından saygısızlık olarak algılanabilir. Hatta çocuk çeşitli manipülasyonlara maruz kalarak ailesine ihanet ediyormuş gibi de hissedebilir. Zamanla fiziksel ayrılıklar yaşansa, hatta araya mesafeler girse bile aile, duygusal ayrışmaya müsaade etmeyebilir. Bir nevi “Ayrılsak da Beraberiz” hali yaşanır. Oysa duygusal ayrışma, her iki taraf için de zorlayıcıdır, insanın canını acıtır, burnunun direğini sızlatır belki ama kalıcı bir acı değildir. Sağlıklı ayrışma, ilişkilerdeki pek çok düğümü çözen ve problemi kurtaran bir hamledir. Bu da kişinin kendini tanıyarak ve uygun bir üslupla ifade edebilmesiyle mümkündür.
Kendisini sınırlarını bilen biri olarak tanımlayan kişilere baktığımızda; sınır bilmenin yalnızca bireyin özel hayatına değil, ilişki kurduğu herkese bir konfor alanı sağladığını görürüz. Ancak bu durum, sınırdan rahatsız olan kişileri de beraberinde getirir. Sınırlarını bilen birisine, hayatın, sınır tanımayan bir çevre tayin etmesi kuvvetle muhtemeldir. Çevre, o kişide sınır kavramını edimleyecek; kişi de sınır tanımasaydım nasıl bir ben olurdum noktasını keşfedecek ve o haline de razı olup olmayacağını sorgulatacak.
Şimdi ise günlük hayatta en sık karşılaştığımız sınır ihlallerine bakalım:
- Aile içinde: Yetişkin bireyin kararlarına müdahale edilmesi; “senin iyiliğin için” söylemiyle bireyin yerine karar alma
- Duygusal yük aktarımı: Kişinin kendi duygularını düzenleyemeyip karşısındakine boşaltması.
- Partner ilişkilerinde: Sürekli hesap sorma, ayrı zamanlara tahammülsüzlük.
- İş hayatında: Mesai saatleri dışında ulaşılabilir olmanın normalleştirilmesi.
- Dijital alanda: Anında yanıt beklentisi, okundu bilgisi üzerinden anlamlar yüklenmesi.
- Bedensel düzeyde: İzin almadan dokunmak, fiziksel mesafeyi yok saymak.
- Psikolojik düzeyde: Kişinin duygusunu geçersizleştirmek, “Abartıyorsun”, “Buna takılacak ne var” gibi ifadeler, yaşantıyı küçümseyerek kişinin gerçekliğini bozmak
Ebeveynlerin çocuklarının dudağından öpmesi, mahremiyet bilincinden uzak tuvalet eğitiminin verilmesi, belli bir yaşa kadar aynı yatağı paylaşma (maksimum 2 yaştan sonra yatakların ayrılması gerekir), partner olmayan bireylerin (arkadaşların-ebeveynlerin çocuğuna hitabı gibi) birbirine “aşkım” diye hitap etmesi- her sıcak temas sağlıklı değildir; duygusal dil de mahremdir.- insanların birbirine sürekli kilo alıp vermesiyle ilgili müdahalelerde bulunması, toplumun bekar gördüğü kişilere evliliği, işi olmayan bireylere ise işi sorgulatması, insanların telefonuna-odasına-çantasına izinsiz ulaşılması, istemediği ya da yorgun olduğu halde ayıp olmasın-kimse kırılmasın diye misafir kabul edilmesi, birine yardım etmediğinde veya isteğini yerine getirmediğinde gün boyu kişinin kendisini suçlu ve sorumlu hissetmesi, eleştiriyi kişiliğine yapılmış bir saldırı gibi algılamak, başkalarının beklentilerine göre karar almak, “onlar böyle istiyor” diye kendi fikrini bastırmak, “hayır” demenin kariyerine zarar vereceğini düşünmek, sürekli ulaşılabilir olmayı bir zorunluluk sanmak, partnerinin duygularını regüle etmek zorundaymış gibi hissetmek, ayrı bir alan istemeyi “sevgisizlik” sanmak, kıskançlık ya da kontrolü “ilgi” olarak yorumlamak, terk edilme korkusuyla rahatsız olduğun şeyleri söyleyememek;
“Ben olmasam o yapamaz”, “Şimdi hayır dersem kırılır”, “Biraz daha dayanayım”, “Benimki önemli değil”, “Onun da zor bir dönemi var” gibi cümleler —ve benzerlerinin tamamı— açıkça sınır ihlaline işaret eder. Eğer yapılan bir şey içimizi rahatlatmıyor, aksine bedensel ya da duygusal bir gerilime neden oluyorsa, orada bir sınır problemi var demektir. Uzun örnekler hâlinde sıraladığımız bu cümleler, aslında günlük yaşamda fazlasıyla normalleştirilen, ilişkileri iç içe geçiren ve şeffaflığını bozan düşünce kalıplarıdır. Çoğu zaman “iyi niyet”, “idare etmek” ya da “anlayışlı olmak” adı altında meşrulaştırılırlar.
Suriye sınırında mültecilere psiko-sosyal destek verdiğimiz dönemde, beni bir uzman olarak en çok zorlayan konu ne göçtü ne de savaş travmasıydı. Asıl zorlayıcı olan, kişilerarası ilişkilerde “öyle yaparsam bana kırılır”, “hayır dersem dışlanırım” diyerek kendi sınırlarını koruyamayan danışanlarla sınır problemi üzerine çalışmaktı.
Örneğin; konteynerde yaşayan, eşini kaybetmiş bir kadın danışan, komşularının “nasıl olsa eşi yok, tek başına; biz onda daha rahat ederiz” düşüncesiyle sürekli kahveyi onun konteynerinde içmek istemelerinden ciddi bir rahatsızlık duyuyordu. Ancak bunu dile getiremiyordu. Aylarca, müsait olmadığı zamanlarda komşularına nasıl “hayır” diyebileceği üzerine çalıştık. Eşinin ve vatanının yasını tutmak bile bu kadar zaman almamıştı.
İşte tam da bu noktada görülür ki; sınırlarla ilgili problemler, çoğu zaman travmanın kendisinden bile daha yorucu ve daha uzun solukludur. Çünkü travma yaşanır ve geçer; fakat sınır problemi kişinin diline, vicdanına ve ilişkilenme biçimine yerleşir. Kişi, başkasını kırmamak adına kendini sürekli ertelemeyi öğrenmiştir.
Bu yüzden sınır ihlali;
kabalıkla, bencillikle ya da duyarsızlıkla ilgili değildir.
Aksine, çoğu zaman fazla iyi olmanın,
fazla dayanmanın,
fazla anlamanın
ve uzun süre hiç anlaşılmamış olmanın bir sonucudur.
Ve bizi en çok yoran şey, yaşadıklarımızdan çok;
yaşadıklarımıza rağmen hâlâ “hayır” diyemeyişimizdir…